Yazar "Korkut, Bayram" seçeneğine göre listele
Listeleniyor 1 - 18 / 18
Sayfa Başına Sonuç
Sıralama seçenekleri
Öğe Angioplasty of Subclavian Artery Stenosis: Report of Two Cases and Review of the Literature(Thieme Medical Publishers, Inc., 1998) Gök, Hasan; Korkut, Bayram; Sarıgüzel, M. AsımIn this study we present two patients who underwent successful percutaneous transluminal angioplasty of a symptomatic left subclavian artery stenosis. We have compared our data with the data obtained from the current literature.Öğe Aort Yetmezliğinin Derecelendirmesinde Kullanılan Ekokardiyoğrafik Yöntemlerin Birbirleriyle Korelasyonu ve Sol Ventrikül Relakasyon Bozukluğunun Bu Yöntemler Üzerindeki Etkisi(2001) Sökmen, Gülizar; Korkut, Bayram; Özdemir, Kurtuluş; Tokaç, Mehmet; Sökmen, Abdullah; Gök, HasanAMAÇ: Kronik AY'nde yetmezliğin derecesinin doğru tayin edilmesi klinik takip ve tedavi için oldukça önemlidir. PHT, JY/LVOT çapı ve . ölçümü bu amaçla pratikte sık kullanılan kantitatif yöntemlerdendir. LVRB kronik AY'de sıkça karşılaşılan bir durum olup yetmezliğin derecelendirmesinde kullanılan eko parametrelerini etkileyebilir. Bu çalışmada AY şiddetini değerlendiren farklı eko yöntemlerinin birbirleri korelasyonunu ve L VRB 'nün bu yöntemler üzerindeki etkisini araştırmayı amaçladık. GEREÇ VE YÖNTEM: Çalışmaya ekokardiyografık inceleme için başvurup çeşitli derecelerde A Y tesbit edilen toplam 38 hasta alındı. Hasta transmitral E / A, EDZ, IVRT ve TDIE /A parametreleri kullanılarak LVRB olan (n-19) ve olmayanlar (n19) olmak üzere iki gruba aynldı. Tüm hastalarda PHT, RF ve JY / LVOT çapı hesaplandı. Parasternal uzun aks ve apikalbeş boşluk pencerelerinden renkli akımla jet uzunluğu ölçüldü. BULGULAR: AY derecelendirmesinde kullanılan kantitatif eko yöntemleri birbirleriyle anlamlı düzeyde korele bulundu. Daha önceki çalışmalar anjiyografik AY derecelendirmesi ile korele olmadığı gösterilen jet uzunluklarının bu çalışmada kantitatif yöntemlerle anlamlı derecede korele olduğu görüldü. LVRB, kullanılan tüm parametreleri az çok etkilemekte idi ancak en belirgin etki PHT ve apikal jet uzunluğu üzerinde gözlen LVRB'nun etkilemediği RF ile bu iki parametre arasında LVRB (-) olan grupta anlamlı bir korelasyon gözlenirken, LVRB () olan grupta anim bir korelasyon tesbit edilemedi. SONUÇ: PHT, LVRB olan AY hastalarında yetmezliği doğru derecelendirmek için uygun bir metod değildir. LVRB diğer parametreleri istatistiksel olarak anlamlı olmasa da değişen derecelerde etkilediği için bu tip olgularda yetmezlik değerlendirilirken mümkün olduğu kadar fazla metodun kombinasyonunu kullanmak uygundur.Öğe Arrhythmia due to reperfusion after thrombolytic therapy in patients with acute myocardial infarction(2004) Tavlı, Talat; Avşar, Alaettin; Korkut, Bayram; Doğan, Abdullah; Demir, Sedat; Sarı, Refik Ali; Gök, HasanObjective: The aim of this study was to determine the relation between the incidence and frequency of ventricular arrhytmias and the time course of ST-segment changes in patients with successful thrombolysis. Method: This study included 46 patients (31 males 53±12years) with acute myocardial infarction (MI) who were treated with streptokinase (SK Group) and 41 MI patients (27 males 55±12 years) who did not receive any thrombolytic agent (Control Group). Electrocardiograms were obtained 90 minutes 6, 12, 18, 24, 48 and 72 hours after thrombolytic therapy and reduction in ST elevation at 90 minutes was calculated. All patients had wall motion abnormalities. Results: Overall arrhythmias were observed in 67%(n: 31) of patients in SK group compared to 63% (n:26) in control group (p=0.05). In subgroup analysis of SK group ventricular tachycardia (VT) was more frequent (37%) in patients with more than 50% reduction in ST elevation at 90 minutes compared with in other subgroups of patients (p<0.01). Postinfarction angina and systolic dysfunction were more frequent in the control group compared to the SK group (p<0.05). Conclusion: Our results suggest that reperfusion with fibrinolytics or the faster ref low may induce ventricular arrhythmias. However, it can also prevent the impairment in systolic function of the left ventricle.Öğe Asemptomatik tip II diabetli olgularda sessiz koroner arter hastalığının prevalansı ve buna etki eden faktörler(1997) Korkut, Bayram; Gök, Hasan; Sardohan, Özcan; Altınbaş, Ahmet; Zengin, NazmiBu klinik çalışmamızda, asemptomatik tip II diabet (NIDDM) olgularında egzersiz stres testi (EST) ve koroner anjiyografi yöntemleriyle; sessiz ancak önemli tıkayıcı (P/o50) koroner arter hastalığının (KAH) prevalansım ve buna etki eden faktörleri, araştırmayı a-maçladık. Çalışma grubunu NIDDM nedeniyle takip ve tedavi gören 35'i (%52.2) erkek ve 32'si (%47.8) kadın 67 olgu oluşturmaktaydı (yaş ortalaması 55.38.7 yıl). EST pozitifliği tesbit edilen 31 (%46) olgunun yapılan koroner anjiyogr afisinde, 9 (%13.4) olguda tıkayıcı KAH saptandı. EST'nin gerçek pozitifliği %29, yanlış pozitifliği %70.9 NIDDM'lulardaki sessiz KAH prevalansı ise %13.4 idi. Tıkayıcı KAH olanlarda, olmayanlara göre sigara içimi (p0.05) ve insulin tedavisi (p0.01) istatistiki olarak daha yüksek orandaydı. Sessiz KAH, sigara içen NIDDM'lularda içmeyenlere göre 6.6 kez (p0.05) daha yüksek oranda saptandı. Diğer faktörler bu açıdan istatistiki olarak anlamlı bir fark oluşturmadı. Sonuç olarak; NIDDM'lularda sessiz tıkayıcı KAH, ihmal edilemeyecek oranda belirlendi (%13.4). Çalışmamızda bu hastalardaki sessiz KAH'ndan, özellikle sigara olmak üzere, diğer aterosklerotik risk faktörlerinin varlığı ve diabetin tüm seyri boyunca gliseminin yetersiz kontrolü sorumluydu.Öğe Discrete Type Subaortic Stenosis in Dextrocardia with Situs Inversus Totalis(Thieme Medical Publishers, Inc., 1998) Korkut, Bayram; Altınbaş, Ahmet; Sarıgüzel, Asım; Özergin, Ufuk; Gök, HasanThis paper presents the case report of a patient with discrete type subaortic stenosis in dextrocardia and its associated clinical manifestations.Öğe Diyastolik mitral akım örneklerinin sol ventrikül içindeki seyrinin diyastolik fonksiyonları değerlendirmedeki yeri(1997) Korkut, Bayram; Şenkaya, Emine; Gök, Hasan; Küçük, A. Kemal; Tokaç, MehmetBu klinik çalışmamızda, normal kalplerde varolan intraventriküler pozitif basınç gradiyentinin sol ventrikül (LV) diyastolik disfonksiyon (DDF) durumlarında azaldığının hayvan deneylerinde bulunmasından yola çıkarak,PW-Doppler Ekokardiyografi ile mitral kapaktan apekse doğru gidildikçe diyastolik mitral akım örneklerinde (DMAÖ) oluşan değişiklikleri inceleyerek;(a) intraventriküler pozitif basınç gradiyentinin varlığını veya yokluğunu ,(b) DDF'lerde intraventriküler pozitif basınç gradiyentinin ve bu gradiyentinin indirekt etkilerinin nasıl değiştiğini, (c) böyle bir etki varsa,bu etkinin DMAÛ'nin diyastolik fonksiyonları değerlendirmede yetersiz kaldığı olgularda kullanışlı olup olamayacağını araştırmayı amaçladık. Çalışmaya 54'ü (% 56.2) erkek, 42'si (% 43.7) kadın ve yaş ortalaması 53.310.4 yıl olan 96 olgu alındı.Çalışma sağlıklı kişilerden oluşan kontrol grubuyla (n:27), psödonormalizasyon (PN)-grubu (n: 17),diyastolik disfonksiyon (DDF)-grubu (n:19) ve atrial fıbrilasyon (AF)-grubundan (n:28) oluşan hasta grupları (n:64) arasında gerçekleştirildi. Sol ventrikül boyutlarıfranksiyonel kısalma ve duvar hareket bozukluğu indeksi gibi LV sistolik fonksiyon parametreleri, DDF-grubu hariç diğer hasta gruplarında kontrol grubuna göre istatistiki anlamlılıkta bozuktu.DMAÖ 'nden E velositesi kontrol grubunda LV içinde azalmazken, DDF'lilerde intraventriküler 3.cm'de istatistiki olarak anlamlı oranda azaldığı saptandı (p0.01). PN ve AF gruplarında böyle bir azalma yoktu.A velositesi ise kontrol grubu (p 0.05) ve DDF-grubunda (p0.02) LV içinde istatistiki olarak anlamlı oranda (p0.05) azalma gösterdi.İzovolümetrik relaksasyon zamanı (IRT) ve akserelerasyon zamanının (AT) intraventriküler seyri çalışma gruplarının hiçbirinde anlamlı bir değişiklik göstermedi.Ancak AF-grubunda deselerasyon zamanının (DT),LV-içinde 1.cm'den itibaren 3.cm'ye kadar istatistiki olarak anlamlı uzama oluşturduğu ve bu uzamanın apekse yaklaştıkça istatistiki anlamlılığınınprogresif arttığı belirlendi (p0.05,p0.002 ve p0.001). Sonuç olarak, daha fazla çalışmayla desteklenmesi önkoşuluyla, klasik Eko yöntemleriyle LV diyastolik fonksiyonlarının değerlendirilemediği olgularda, mevcut yöntemlerle birlikte DMAÖ'nün LV içindeki seyrinin incelenmesinin faydalı sonuçlar vereceği ümit e-dilebilir.Öğe Doksazosin'in esansiyel hipertansiyonda antihipertansif, kardiyak ve metabolik etkileri(1997) Korkut, Bayram; Ulucan, Şeref; Gök, Hasan; Sarıgüzel, AsımBu çalışmamızda, selektifpostsinaptikCLl-adrenoreseptör blokeri olan doksazosinin hafif veya orta dereceli esansiyel hipertansiyonlu olguların tedavisindeki yeri ile kardiyak ve metabolik etkilerini araştırmayı amaçladık. Çalışmaya 20'si (%58.8) kadın, 14'ü (%41.1) erkek ve yaş ortalaması 53 8.2 yıl olan hafif veya orta dereceli esansiyel hipertansiyonulu 34 olgu alındı. Oniki haftalık doksazosin tedavisi sonrasında hem diastolik kan basıncında (p0.01) ve hem de sistolik kan basıncında (p0.05) anlamlı düşme oluşurken istirahat kalp hızında önemli değişiklik gözlenmedi. Metabolik verilerden; yüksek dansiteli lipoprotein kolesterolde anlamlı artış (p0.05) ve apo-B'de ise anlamlı düşüş (p0.05) oluşmasına rağmen; açlık kan şekeri, ürik asit, total kolesterol,düşük dansiteli lipoprotein kolesterol, trigliserit ve apo-Al seviyelerin de anlamlı fark oluşmadı. Olguların ekokardi-yografik verilerinde ise mitral A velositesinde düşme (p0.05) dışında diğer parametrelerde anlamh değişiklik bulunmadı. Sonuç olarak hafif veya orta dereceli esansiyel hipertansiyon tedavisinde doksazosin; diğer antihipertansif ilaçlar gibi bazı sol ventrikül diastolik disfonksiyon parametrelerini düzeltmesinin yanında, lipid profilimde olumlu yönde etkilemektedir. Bu durum kardiyak morbidite ve mortalite üzerine daha olumlu etkiler gösterebilir.Öğe Effect of left bundle branch block on systolic and diastolic function of left ventricle in heart failure(SAGE PUBLICATIONS INC, 2004) Özdemir, Kurtuluş; Altunkeser, Bülent Behlül; Korkut, Bayram; Tokaç, Mehmet; Gök, HasanThis study was designed to examine the effect of left bundle branch block (LBBB) on systolic and diastolic function of the left ventricle (LV) in patients with heart failure and in normal subjects. Thirty-six patients with heart failure and LBBB (group 1), 36 patients with heart failure with normal conduction (group 11), and 41 subjects with isolated LBBB (group 111) were compared. Coronary angiography was per-formed and LV end diastolic pressure was calculated. Echocardiography was performed on all patients. LV ejection fraction and mean rate of circumferential shortening were calculated. The following Doppler parameters were evaluated: peak rapid filling velocity (E wave), peak atrial filling velocity (A wave), E- and A-wave integrals, E-wave acceleration time and deceleration time (EDT) and rates (EAR and EDR), the E/A ratio and its integral, and diastolic flow time (DT). The ejection time, isovolumetric relaxation time (IRT), and preejection period were measured using the aortic and mitral flow. LV end diastolic pressure was calculated as 28 +/- 4 mm Hg, 22 +/- 5 mm Hg, and 15 +/- 3 mm Hg in groups 1, 11, and III, respectively. Although the systolic function parameters in group III patients were different, the diastolic function parameters of group 11 were found to be quite similar to those of group III patients. Comparison of group I patients with group 11 patients showed that there was a similarity between LV systolic function parameters while the diastolic function parameters were different (E/A, p = 0.004; EAR, p < 0.001; EDR, p < 0.001; EDT, p < 0.001; IRT, p = 0.024; DT, p = 0.03). In conclusion, this study evaluating the effects of LBBB in normal subjects (isolated LBBB) and patients with heart failure showed that LBBB causes diastolic function impairment in normal subjects similar to those of patients with heart failure, and also increases impairment of diastolic function in patients with heart failure.Öğe Erişkin dönemde aortopulmoner pencere ve membranöz tip interventriküler septum anevrizması: 2 olgu sunumu(1997) Korkut, Bayram; Gök, Hasan; Özeren, AliErişkin dönemde seyrek görülen konjenital kardiyovasküler hastalıklar çok geniş bir spektnım oluşturur. Ancak bu anomalilerin herbiri tanı, prognoz ve tedavi açısından farklı özellikler taşır. Bu makalede erişkin dönemde seyrek olarak görülen aortopulmoner pencere ve membranöz tip interventriküler septum anevrizması olgularını sunmayı amaçladık.Öğe Kalp kas bandı bulunan olguların değerlendirilmesi(1998) Gök, Hasan; Korkmaz, Gülay; Tokaç, Mehmet; Korkut, Bayram; Cin, Gökhan; Altınbaş, Ahmet; Telli, H. HüseyinBu çalışmamızda, kalp kas bandı myocardial bridge " (MB) ile gelişen muhtemel koroner iskemi semptomlarının ilişkisini araştırmayı amaçladık. Çalışma kapsamına koroner anjiografilerinde MB tesbit edilen 42 olgu (MB grubu) ile atherosklerotik koroner arter lezyonu tesbit edilen 40 olgu (koroner arter hastalığı-KAH grubu) alındı. Senkop gelişmesi MB bulunan olgularda, KAH grubuna gö-re anlamlı oranda yüksek idi (p0.05). Kalp kas bandının, özellikle efor ile koroner iskemi ve önemli oranda senkop oluşturmasının, miyokardfonksiyonlarının geçici bozulması ve/veya aritmi ile ilgili olabileceği düşünüldü.Öğe Kalp Yetersizliğinde Sol Ventrikülün Sistolik ve Diyastolik Fonksiyonuna Sol Dal Blokunun Etkisi(2001) Özdemir, Kurtuluş; Altunkeser, Bülent Behlül; Korkut, Bayram; Tokaç, Mehmet; Gök, HasanKalp yetersizliği olanlarda ve normal şahıslarda sol ventrikülün (SV) sistolik ve diyastolik fonksiyonları üzerine sol dal blokunun (LBBB) etkisini araştırmak için bu çalışmayı planladık. Metot: Kalp yetersizliği ve LBBB olan 36 (grup I), kalp yetersizliği olan ve LBBB olmayan 36 (grup II) ve izole LBBB olan 41 (grup III) hasta grubunun karşılaştırması yapıldı. Grup I ve grup II'deki tüm hastalara, grup III'deki 20 hastaya koroner anjiyografi uygulandı ve SV diyastol sonu basınçları ölçüldü. Tüm hastalara ekokardiyografi yapıldı. Sol ventikül ejeksiyon fraksiyonu ve ortalama dairesel lif kısalma hızı ölçüldü. Aşağıdaki Doppler ekokardiyografi parametreleri değerlendirildi; mitral kan akımı üzerinden zirve hızlı doluş hızı (E dalgası), zirve atriyal doluş hızı (A dalgası), E ve A dalga integralleri, E dalgası akselerasyon zamanı ve deselerasyon zamanı (EDZ) ile hızları (EAH ve EDH), E/A ve integralleri oranı, diyastolik akım zamanı (DZ); ayrıca aort ve mitral akım hızları eş zamanlı kaydedilerek ejeksiyon zamanı, izovolümetrik relaksasyon zamanı (İRZ) ve preejeksiyon periyodu ölçüldü. Bulgular: SV diyastol sonu basınçları grup I, II ve III'de sırasıyla 284, 225, 153 mmHg olarak ölçüldü. Grup III hastalarında sistolik fonksiyon parametreleri farklı olmasına rağmen grup II ve III hastalarında diyastolik fonksiyon parametreleri oldukça benzer bulundu. Grup I ve II'nin karşılaştırılması, SV sistolik fonksiyon parametreleri benzer olmasına karşın diyastolik fonksiyon parametrelerinin istatistiksel olarak farklı olduğunu gösterdi. (E/A, p0.004; EAH, p0.001; EDH, p0.001; EDZ, p0.001; İRZ, p0.024; DZ, p0.03). Sonuç: LBBB olan ve olmayan kalp yetersizliği ve izole LBBB bulunan olgularda LBBB'nun etkilerini değerlendiren bu çalışma göstermiştir ki, LBBB normal şahıslarda kalp yetersizliği hastalarındakine benzer diyastolik fonksiyon bozukluğuna sebep olurken, kalp yetersizliği bulunan hastalarda diyastolik fonksiyon bozukluğunu arttırmaktadır.Öğe Kalıcı pacemaker sonuçlarımız(1997) Gök, Hasan; Tokaç, Mehmet; Korkmaz, Gülay; Korkut, Bayram; Cin, Gökhan; Telli, H. HüseyinBu çalışmamızda, Arahk-1992 ile Temmuz-1995 tarihleri arasında kliniğimizde kalıcı pacemaker takılan hastalarımızın sonuçlarını sunmayı amaçladık. Kalıcı pacemaker takılan 45 olgu 6 ay ile 4 yıl süreyle izlendi. Olgularımızın etyolojik tanıları; 18(%40) olgu idiopatik, 11(%24.5) olgu hasta sinüs sendromu, 12(%22) olgu kor oner arter hastalığı (KAH), 2(%4.5) olgu karotis sinus hipersensitivitesi, 2(%4.5) olgu progresif sistemik skleroz, 1(%2) olgu valvüler kalp hastalığı ve 1(%2) olgu kardiyak cerrahi sonrası A V tam blok idi. Kullandığımız pacemakerların modları 23 (%51) olguda VVI-R, 18(%40) olguda VVI, 2(%4.5) olguda VDD-R, 2(%4.5) olguda DDD-R şeklindeydi. Komplikasyon olarak; 4(%8.9) olguda eşik yükselmesi, 1(%2) olguda pace cebi hematomu, 1(%2) olguda efektif pacemaker yerleştirilmesine ve yeterli medikal tedavisine rağmen KAH ve kronik akciğer hastalığına bağlı refrakter konjestif kalp yetmezliği gelişti ve bu olgu kalp yetmezliği gelişti ve bu olgu kalp yetmezliği nedeniyle kaybedildi. Sonuç: Sıklıkla idiopatik olan, ikinci olarak KAH sonucu gelişen atrioventriküler ileti bozukluğu (%82) nedeniyle gerçekleştirdiğimiz kalıcı pacemaker implantasyonu, ritm ve iletim sistemi hastalıklarının tedavisinde etkili bir tedavi yöntemidir. Buna rağmen ekonomik problemler, takipte hasta uyumu ve en sıklıkla eşik yükselmesi (%8.9) olmak üzere komplikasyonlara yol açabilmesi gibi bazı sınırlamaları taşımaktadır.Öğe Koroner arter hastalığında fibrinojen ve faktör VII'nin rolü(1997) Altınbaş, Ahmet; Gök, Hasan; Korkut, Bayram; Keser, AhmetBu prospektif klinik çalışmamızda; plazma fibrinojen ve faktör VII seviyelerinin KAH oluşumuna etki edip etmediğini, eğer böyle bir etki varsa bunun bağımlı mı yoksa bağımsız bir etki mi olduğunu, fibrinojen ve faktör VII ile diğer atherosklerotik risk faktörleri arasındaki korelasyonları araştırmayı amaçladık. Çalışma, klinik olarak KAH tanısı konularak koroner anjiyografısi çekilen ve koroner arterlerinde tıkayıcı lezyon (%50) tespit edilen 29 olgu (KAH grubu) ile klinik olarak sağlıklı olan bireylerden oluşan 17 olguda (kontrol grubu) yapıldı. Atherosklerotik risk faktörleri (yaş, cinsiyet, obesite, sigara içimi, hipertansiyon, diabet ve heredite) yönünden değerlendirildikten sonra, çalışmaya alınan olguların hepsinden açlık total kolesterol, LDL, HDL, TG, fibrinojen ve faktör VII seviyeleri tespit edildi. KAH grubundaki olgularda KAH'nın yaygınlığının bir ölçüsü olan Reardon 'un modifiye şiddet skoru hesaplandı ve KAH kantitatij olarak bu skor ile ifade edildi. Çalışmaya 41'i (%89.1) erkek, 5'i(%10.9) kadın ve yaş ortalaması 54.61.3 yıl, yaş aralığı 36-66 yıl olan 46 olgu alındı. KAH grubu 26'sı erkek (%89.6), yaş ortalaması 55.211.7yıl olan 29 olgudan; kontrol grubu ise 17'si erkek (%88.2) ve yaş ortalaması 53.61.9 yıl olan 17 olgudan oluşmaktaydı. Çalışma grubumuzu oluşturan 2 grup arasında yaş ve cinsiyet yönünden ileri derecede benzerlik vardı. KAH ve kontrol grupları arasında BMI, hipertansiyon, diabet, heredite gibi risk faktörleri yönünden fark yoktu. KAH grubunda sigara skoru (p0.02), total kolesterol (p0.0002), LDL (p0.01), TG (p0.01), fibrinojen (p0.00001) ve faktör VII düzeyleri (p0.0001) kontrol grubuna göre anlamlı derecede yüksekti. Kantitatij olarak Reardon 'un modifıye şiddet skoru ile ifade edilen KAH ile risk faktörlerinden TG (p0.05), fibrinojen (p0.05) ve faktör VII (P0.01) arasında korelasyon (pozitif) vardı. KAH üzerine bağımsız etki eden risk faktörü belirlenmedi. KAH grubunda hem fibrinojen hem de faktör VII ile diğer risk faktörleri korelasyon göstermedi. Sonuç olarak, bu çalışmada; KAH grubunda kontrol grubuna göre anlamlı derecede yüksek olan plazma fibrinojen ve faktör VII seviyeleri ile Reardon'un modifıye şiddet skoru ile kantitatif olarak ifade edilen KAH yaygınlığı arasında çoklu regresyon analizinde istatistiksel anlamlı ilişki tespit edilmezken, korelasyon analizinde anlamlı bir ilişki belirlendi. Fibrinojen ve faktör VlI'nin diğer risl faktörleriyle korelasyonunda ise istatistiksel olarak anlamlı ilişki tespit edilmedi. KAH'da koagülasyon faktörü düzeylerinin tutular, damar ile ilişkisini araştıran yeni ve geniş çalışmaların yapılması gerektiği kanaatine varıldı.Öğe Koroner stent olgularımızın erken sonuçları(1997) Gök, Hasan; Telli, Hüseyin; Korkut, Bayram; Tokaç, Mehmet; Korkmaz, Gülay; Cin, V. GökhanBu çalışmada 36 hastada 38 lezyondaki koroner stent uygulamalarımızın klinik, anjiyogra-fik ve işleme ait bulguları ile takip sonuçlarımızı sunmayı amaçladık. Hastaları yaş ortalaması 52.79-5 yıl ve yaş aralığı 34-74 yıl olan 26 (%72.2) erkek, 10 (%27.8) kadın oluşturmaktaydı. Unstabil angina pektoris (UAP) en sık (%91.6) koroner arter hastalığı (KAH) klinik tipi idi. Lez-yonların 37'sinde (%97.4) elektif olarak de novo endikasyonla, l'inde (%2.8) ise bailout endikas-yonla stent yerleştirildi. En sık stent yerleştirilen damar sol ön inen koroner arter (LAD) (%65.8) idi. Otuzdört hastada (%94.4) 1 damara, 2 hastada (%5.6) ise 2 damara stent yerleştirildi. A tipi lezyon 12 (%31.6), B tipi lezyon 14 (%36.8) ve C tipi lezyon 12 (%31.6) lezyonda saptandı. Bir (%2.6)\ lezyonda total tıkanıklık, 37(%97.4) lezyonda ise subtotal darlık vardı. Yirmibir (%553) lezyona Microstent, 9 (%23.7) lezyona Palmaz-Schatz ve 8 (%21) lezyona Wiktor stent yerleştirildi. Ortalama stent çapı 3-230.30 mm, ortalama stent uzunluğu 17.14.7 mm idi ve en fazla 3.0 mm çaplı stent (23 olgu,%60.5) uygulandı. Anjiyografik başarı %86.8, klinik başarı oranı ise %833 idi. Erken komplikasyon olarak 3 (%8.3) hastada uzun süreli kanama, 1 (%2.8) hastada akut myokard infarktüsü gelişti. Geç dönemde 1 (%2.8) hasta kaybedildi. Altıncı ayda kontrol anjiyografisi yapılan 9 hastanın 2'sinde (%22.2) restenoz saptandı. Stent öncesinde %829.3 olan ve stent sonrasında %5.19-9'a düşürülen (pKO.01) ortalama darlık, kontrolde %3534.8 saptandı (p20.05, p3: AD). Koroner anjioplastinin sınırlamalarını ve risklerini içeren farklı endikasyonlar için geliştirilmiş olan stent yerleştirilmesi, uygulamadaki tecrübenin artması, uygun stent ile lezyon seçimi sonucu başarıyla uygulanabilir. Ancak restenoz riski hala devam etmektedir.Öğe Primer dislipidemililerde diyet ve statinlerin etkileri(1998) Ulucan, Şeref; Altınbaş, Ahmet; Tokaç, Mehmet; Özdemir, Kurtuluş; Korkut, Bayram; Gök, HasanÇalışmamıza primer dislipidemi tanısı konmuş 80 (44 erkek, 36 kadın ve yaş ortalamaları 48.8 yıl) olgu dahil edildi. Hastalar dört gruba ayrıldı. Birinci gruba sadece diyet, diğer gruplara sırası ile diyetle birlikte 20mg pravastatin, 10mg simvastatin, 40mg fluvastatin 24 hafta boyunca uygulandı. Başlangıç, 6, 12, 18 ve 24. haftalarda TK, HDL-K, LDL-Kve TG tayinleri yapıldı. Etkinliği değerlendirmede tedavinin başlangıç ve 24. hafta sonunda kan lipid düzeyleri arasındaki % değişim (%95 güven aralığı) göz önüne alındı. Hastalar ayrıca AST, ALT, LDH, CPK, üre, kreatinin, ürik asit, sodyum, potasyum, bilirübin ve hemoglobin değerleri ile hepatotoksisite, miyozit, hematolojik ve biyokimyasal anormallikler yönünden izlendi. Diyet uygulanan grupta TK -%16, LDL-K -%16.9 ve TG -%26.9 düşerken, HDL-K % 12.8yükseldi. Pravastatinle TK -%28.7, LDL-K -%21.6 ve TG -%32.3 azalma gösterirken, HDL-K'de sadece %3.5 artış bulundu. Simvastatin uygulanan hastalarda TK -%32.1, LDL-K -%33.2, TG-%20.6 düşer-ken, HDL-K %16. l artış gösterdi. Fluvastatin uygulanan olgularda ise TK'de -%26.7, LDL-K'de -%25.5, TG'de -%17. l azalma görüldü. Buna kar-şılık HDL-K'de %17.3 artış bulundu. TK, LDL-K ve TG; dört grupta da anlamlı olarak düşüktü. HDL-K düzeyi ise pravastatin grubunda anlamlı değişme göstermedi. Bu az değişimde de hastaların gerek ilaç kullanımı; gerekse yaşam tarzlarmdaki uyum bozukluğu ve olgu sayısının az olmasının rolünün olabileceği düşünüldü. TK ve LDL-K değişimleri bakımından her üç Hacın istatistiksel olarak birbirlerine üstün olmadıkları (p0.05), ancak yalnız diyet uygulamasına göre her üç ilacın da TK ve LDL-K'ü düşürme bakımından oldukça anlamlı üstünlük sağladıkları görüldü (p0.0001 ve p0.004). TG ve HDL-K düzeylerini etkileme bakımından, gruplar arası anlamlı farklılık bulunmadı (pQ.05). ilaçlar hastalar tarafından iyi tolère edildi. Literatürlerde bahsedilen hepatotoksisite ve miyozite rastlanmadı. Primer dislipidemili hastalarda HMG-CoA redüktaz inhibitörleri TK, LDL-K ve TG düzeylerini etkili şekilde düşürmektedir, ilaçlara tahammülün oldukça iyi olması nedeniyle, daha yüksek dozlarda uygulanarak NCEP ATP II 'nin önerdiği lipid düzeylerine daha da yaklaşılabileceği, böylece gerek primer, gerekse sekonder korumayla KKH'na bağlı morbidité ve mortalitede beklenenden daha fazla azalma sağlanabileceği kanaatine varıldı.Öğe The relationship of treadmill exercise scoring to coronary heart disease(1997) Gök, Hasan; Korkut, Bayram; Cin, Gökhan; Tavlı, Talat; Avşar, AlaettinWe studied 70 patients to determine the relationship between the treadmill exercise score (TES) and the extent of coronary heart disease (CHD). Seventy patients (50 males, 20 females, mean age 53±10 years), who underwent selective coronary arteriography as well as the exercise stress test (EST) carried out according to the Bruce protocol, were involved in the study. The TES was calculated with the formula proposed by Mark et al., and the patients were divided into low- moderate - and high-risk groups. Later, EST and arteriographic data were compared. The relationship between the TES and the extent of CHD was direct, with 69.6% of the TES - determined high-risk group showing of significant CHD; and moreover, 26% of this group had three-vessel disease, compared with 38% of the moderate-risk group and 4.7% of the low-risk group (pÖğe Tıkayıcı Koroner Arter Hastalarında Serum Igf-i (Insülin Benzeri Büyüme Faktörü-i) Düzeylerinin Glukoz, Insülin, C-peptid, Laktat, Acth Düzeyleri ile Ilişkileri(2000) Öztekin, Esma; Korkut, Bayram; Tiftik, Ali Muhtar; Gürbilek, Mehmet; Özeren, AliAMAÇ: Sunulan araştırmada, serum IGF-I düzeyleri ile glukoz, insülin, C-Peptid, laktat, ACTH ve yaş , BKO (Bel-Kalça Oranı), VKİ (Vücut Kitle İndeksi), BÖ (Bel Ölçüsü) arasındaki ilişkilerin tespit edilmesi ve de bu parametrelerin tıkayıcı arter koroner hastalıklarında ki düzeylerinin ölçülmesi amaçlanmıştır. GEREÇ VE YÖNTEM: Çalışmada; "Kontrol Grubu " olarak efor testi negatif olan 12 vaka. (7 erkek, 5 kadın) ve "Çalışma Grubu " olarak efor testi pozitif, tıkayıcı koroner stenozu %50 olan 12 vaka (7 erkek, 5 kadın) kullanıldı. BULGULAR: IGF-I düzeyleri, total çalışma grubunda (121.913.7 ng/mL) kontrol grubuna göre (179.913.9 ng/mL) önemli (p0.0072) oranda düşük olarak saptandı.Erkek kontrol grubunda 185.521 ng/mL olarak ölçülen IGF-I düzeyleri, çalışma grubunda 124.516 ng/mL dir (p0.045). Kadın çalışma grubunda IGF-I düzeyi kontrol grubuna göre düşük olmasına rağmen, bu fark istatiksel açıdan önemsiz bulundu. IGF-I düzeylerinin kadın kontrol grubunda yaş, BKO ile çalışma kadın ve total gruplarında glukoz ile negatif ilişkileri p0.05 düzeyinde önemlidir. Kadın çalışma grubunda insülinin BKO ve BÖ ile korelasyonları istatistiksel açıdan önemsiz olmasına rağmen, C-Peptidin BKO ve BÖ ile korelasyonları sırasıyla p0.05 ve p0.01 düzeyinde önemlidir. SONUÇ: Çalışma gruplarında serum IGF-I düzeylerinin kontrol gruplarından önemli oranda düşük olması KAH (koroner arter hastalıkları) ile ilişkiler yönünden önemli bir sonuç olduğu ve IGF-I'e ilaveten BP'lerinin (Bağlayıcı Protein) ve reseptörlerinin de inceleneceği daha kapsamlı araştırmaların faydalı olacağı kanaatine varıldı.Öğe Tıkayıcı Koroner Arter Hastalarında Serum IGF-I Düzeyi ve Bazı Parametrelerle Ilişkisi(2000) Öztekin, Esma; Korkut, Bayram; Gürbilek, Mehmet; Özeren, Ali; Tiftik, Ali MuhtarAmaç: Tıkayıcı koroner hastalarında serum IGF-I ile total protein, albumin, ürik asit, trigliserit, total kolesterol, HDL-Kolesterol, yaş, VKİ (vücut kütle indeksi), bel-kalça oranı (BKO) ve bel ölçüsü (BÖ) arasındaki ilişkiyi belirlemek. Yöntem: Çalışmada efor testi negatif olan 12 vaka (7 erkek, 5 kadın) kontrol, efor testi pozitif ve tıkayıcı koroner stenozu % 50 olan 12 vaka (7 erkek, 5 kadın) ise deneme grubu olarak alındı. Bulgular: Deneme grubunda IGF-I düzeyi (12247.43 ng/ml) kontrol grubuna göre (18048.15 ng/ml) düşüktü. Erkeklerde IGF-I düzeyi deneme grubunda (124.543.07 ng/ml) kontrol grubundan (185.556.68 ng/ml) düşük iken; kadınlarda IGF-I düzeyi yönünden deneme (118.158.09 ng/ml) ve kontrol (185.556.68 ng/ml) grupları arasındaki fark önemsizdi. Deneme grubunda IGF-I ile HDL-kolesterol arasında pozitif korelasyon gözlendi. Ürik asit, trigliserit, total kolesterol ve HDL-kolesterol düzeyleri yönünden deneme ve kontrol grupları arasında önemli fark yoktu. Albumin düzeyleri, total deneme grubunda ve erkeklerde kontrol grubuna göre düşük bulundu. Sonuç: KAH ile ilişkiler yönünden ve GH’nun yanında IGF-I’in de lipid düzeylerinin regülasyonlarında yer alabileceğinin belirtisi olabilmesi açısından önemli bir sonuç olduğu kanaatine varıldı.